Bugün İslâm dünyasının en büyük sıkıntısı, doğru insanları iş başına getirememe ve ehil insanlar tarafından yönetilmeme problemidir. Bunun en önemli nedeni ise; Müslümanları yönlendiren sözde âlimlerin, Emevîlerden bu yana her zaman mevcut iktidardan yana tavır takınmalarıdır.
Yöneticiler zulmetseler dahi, devlete itâati, Allah’a itâatle bir tutan ve her zaman mevcut muktedirlerin meşruiyyeti için fetvalar düzen bu “âlimler”, İslâm dünyasında, Emevîlerden bugüne devam eden “kapkara” düzenin de baş sorumlularıdırlar.
Bu durumun birkaç istisnâsından birisi olan Ebû Hanîfe, saltanatlarını halka rağmen sürdüren, zâlim Emevî ve Abbâsî -sözde- “halîfe”lerinin sorgusuz, sualsiz destekçisi olmadığı için, ömrünü zindanlarda geçirmiştir. Hiç kuşkusuz onun bu cesur duruşunda, hocası veya bazı rivâyetlere göre; üvey babası da olan İmâm Ca’fer-i Sâdık’ın payı büyüktür. İmâm Şafiî için de, Hazreti Ali’nin dördüncü göbekten torunu olan Seyyide Nefîse annemiz, benzer bir rehber ve kılavuz niteliğindedir.
Gerek Ebû Hanîfe, gerekse de İmâm Şâfiî, dünya görüşlerini Ehl-i Beyt’in “adâlet” prensibine uygun belirlemenin ve bunu bir yaşam felsefesi haline getirmenin bedelini ödemişlerdir. Peki, onların zâlimler karşısında dik duruş sergiledikleri bu örnek hayat hikâyelerinden, takipçileri olan Sünnî toplumu ne kadar haberdardır? Cevap: Neredeyse hiç!
Niçin Sünnî toplumu, mezhep imâmlarının bu cesur ve âdil duruşlarından haberdar edilmez sizce? Çünkü, toplumun onları bu duruşlarıyla tanıması, Sünnî toplumunun zâlim iktidarlar tarafından konsolide edilmesinin önüne geçecektir. Ne örgün (okullardaki), ne de yaygın (cami ve Kur’an kurslarındaki) din eğitiminde, demokratik ve âdil bir toplum düzeninin oluşmasında başat bir faktör olacak böylesi konulara asla yer verilmez. Sadece onların Hanefî veya Şâfiî fıkıhlarının (ilmihal bilgisinin) öğretilmesiyle yetinilir. Onların Ehl-i Beyt’le olan sıkı bağları ise, tamamen halktan gizlenir?
Sünnî dünyada, Hazreti Muhammed’in tertemiz ailesi olan Ehl-i Beyt, yeterince bilinip, tanınmaz. İmâm Hüseyin’in Kerbelâ’da niçin katledildiğini, bu faciaya giden süreci, neredeyse hiç bir Sünnî bilmez, işin doğrusu bilmesi de pek istenmez. Halbuki Cemel ve Sıffîn savaşları sebep, Kerbelâ katliamı bir sonuçtur. Eğer tarihte olan yanlışların üstünü kapatırsanız, masum Hüseyin’ler her zaman mahkûm veya maktûl, zâlim yezidler ise daima hâkim ve makbûl olurlar. Müslümanlık, öncelikle İslam Tarihini doğru öğrenmekle başlamalıdır. Yoksa Kerbelâ misali katliam ve zulümlerin, Muâviye ve Yezid misali despot yöneticilerin tekerrürü, kıyamete kadar bitmez.
Alevîlik Bektâşîlik; Anadolu coğrafyasında, Kur’ân’ın boyası ve Ehl-i Beyt’in mayası ile oluşan, Allah aşkını, ırk, din, dil ve cinsiyet ayırt etmeksizin, insan sevgisini, ibâdeti coşkuya çevirip kalp ve gönüllere indirmeyi, her ne olursa olsun güzel ahlâktan, adâlet ve merhametten ayrılmamayı temsil eden İslâm’ın sûfî yorumudur.
Anadolu Alevîliğinin pîri olan Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî’nin temel felsefesi; akıl ve gönlü birleştirerek ilmi irfâna dönüştürmek, mü’minlere aşk ve vecd tecrübeleri yaşatarak onları birer “ârif”, “âşık” ve “sâdık” haline getirmek, dillere sevgiyi, kalplere saygıyı, vicdanlara ise kaygıyı yerleştirmektir. Bu amaçla da o, İslâm’ı “dört kapı, kırk makâm” formülüyle yorumlamış, Hakk tâliplerini, şerîatten hakîkate kadar, bir ma’rifet yolculuğuna çıkartmıştır. Dinin özünü anlaşılır ve açıklanabilir hale getirmiş, dinî değerler, insanların şahsiyetleriyle bütünleşmiştir. “Elinle koymadığını almamak”, “incinsen de incitmemek” veya “eline, diline, beline sahip olmak” için, çok sağlam bir inanç ve ikrâr gereklidir ki, Alevîlik’te bu inanç sağlamlığı; “Öl ikrâr verme! Öl, ikrârından dönme!” sözüyle ifade edilmiştir.
Peki Anadolu’da, “güllerin Efendisi“ Hz. Muhammed (Allah O’na ve O’nun tertemiz Ehl-i Beyt’ine salât ve selâm etsin) gibi, onun “Etin etimdir, kanın kanımdır, rûhun rûhumdur…” buyurup, kendisinden ayırmadığı İmâm Ali ve Ehl-i Beyt’i gibi gül kokan ve gülbenk çeken Alevî irfânına asırlardır sırt dönüldükten, Alevîler Müslüman sayılmayarak katledildikten sonra, nasıl bir insan ve toplum manzarası ortaya çıkmıştır?
Öğrencilere verilen din eğitimi, Allah’ı, çocuk ve gençlerin gönüllerindeki iç diyaloglarının bir parçası haline getirebilmiş midir? Hayır! Hırs, haset, kin, nefret ve düşmanlığın suflörü olan nefis, gönüllerdeki hükümranlığını kurunca, dindâr yerine kindâr, âlim yerine zâlim yetiştirilmeye başlanmıştır. Sonuç mu? Akılla kalp, ilimle irfân arasındaki bağlar kopunca, dinin Allah ve insan sevgisini merkeze alan esprisi kavratılamadığı için, değerlerin içi boşaltılmış, inanç, “kof” bir ezbere dönüştürülmüş, sonuç olarak; yavuz hırsızlar, Anadolu’nun tertemiz rûhunu esir alınca da nesiller dinden uzaklaşıp “deist”, “agnostik” ya da “ateist” olmaya başlamışlardır.
Anadolu insanı, en büyük zenginliklerinden birisi olan Alevîlik Bektâşîliğin malesef kıymetini bilememiştir. Eğer bilmiş olsaydı, bugün kin ve nefretin yerini sevgi ve saygı, zulüm ve haksızlıkların yerini hukuk, adâlet, şefkat ve merhamet, hırsızlık ve yolsuzlukların yerini de karşılıklı güven, dayanışma ve yardımlaşma, yozlaşma, çürüme ve çözülmenin yerini de asâlet ve insanca birlikte yaşama alabilirdi.
Defalarca katliamlara uğradıkları, memleketlerinden sürüldükleri halde, “incinseler de incitmemeyi” tercih eden Alevî Bektâşî toplumu, Türkiye’nin en büyük insanî zenginliğidir. Ama malesef bunu ifade edebilecek din bilginleri hala çıkmamıştır. Soruyorum neden?
Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, Mevlâna Celâleddin Rûmî, Yunus Emre, Abdal Mûsâ gibi Hakk erenlerinin yaşadığı on üçüncü yüzyıl, İslâmî ve insanî değerler üretimi açısından altın bir yüzyıldı. Hala onların ürettiği değerler üzerinde ayakta duruyoruz. Ama gençler onları neredeyse hiç tanımıyorlar. Onların hayata, farklı inanç, kültür ve etnik kimliklerine mensup insanlara bakış açılarından hiç haberleri yok. Sanki Anadolu irfânı, bu topraklara hiç uğramamış gibi.
Muharrem aylarında, Kerbelâ şehidi İmâm Hüseyin ve evlâd-ı Rasûl için neden daha çok Alevîler mersiye okuyup gözyaşları döküyorlar sizce? Sünnîler ümmet-i Muhammed değil mi ki O’nun Ehl-i Beyt’ine sevgi ve bağlılığı sadece Alevîlere bırakmışlar? Alevîlerin Müslüman olup olmadığını sorgulayan “sözde” âlimler, niçin insanlara, gerçek bir Müslüman’ın Ebû Hanîfe ve İmâm Şâfiî örneklerinde olduğu gibi; Ehl-i Beyt’e sahip çıkması gerektiğini anlatmıyorlar? Anlatmıyorlar, çünkü eğer anlatırlarsa, zâlimlerin, hırsızların, dini, çıkarlarına alet eden yobazların saltanatlarının yıkılmasından, kendilerine verilen ulûfelerin de kesilmesinden korkuyorlar.
İmâm Zeynü’l-Âbidîn, Kerbelâ’dan geriye sağ kalmayacak olsaydı, Hazreti Peygamber’in (saav) neslinin devam etmeyecek olduğunu bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar. Alevîler bunun için Muharrem ayının 13’ünde şükür kurbanı kesiyorlar. Muharrem ayının ilk on iki günü, Hakk rızâsı ve On İki İmâm aşkına oruç tutuyorlar. İmâm Hüseyin ve yârânı, Kerbelâ’da günlerce suzu kaldı diye, bu günlerde su dahi içmiyorlar. Ya diğer Müslümanlar? Onları Hz. Muhammed’in evlâdı neden ilgilendirmiyor? İlgilendirmesi gerekmiyor mu?
Zulümler, sadece Alevîlerle de sınırlı kalmıyor. Zalimlere biat etmeyen Sünnîler de, tıpkı Ebû Hanîfe gibi bu zulümlerden paylarını alıyorlar. İşte bu noktada, şu cümleyi kurmam gerekiyor: Haksızlığa uğrayan Sünnîler, duâ etmeliler: İyi ki Alevîler asimile olup da Sünnîleşmemişler. Eğer öyle olsaydı, bugün Anadolu’da neredeyse zâlime karşı çıkacak, mazlûmun da elinden tutacak bir kimse kalmayacaktı.
Hüseynî bir duruş sergileyecek, zalim yezidlerin ipliğini pazara çıkaracak Ali duruşlu, Hüseyin bakışlı yiğitler olmayacaktı. Hakk aşkına, mîrâcını gerçekleştirmek ve kırklara karışmak için yana yana, döne döne “Allah Allah” dedikten sonra, kardeşleriyle muhabbet sofrasına oturup, “rızâ lokması” yiyebilecek, Hakk’ın rızâsını kardeşinin rızâsında arayacak, bir lokmayı bin lokmaya bölmeye râzı olacak cânlar olmayacaktı. Pir Sultan Abdal’ın; “Bu bir rızâ lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?” deyişini söyleyecek, “Muhammed’i candan sevki, Ali’ye Selmân olasın.” nefesini gönüllere kazıyacak Hakk âşıkları bulunmayacaktı…
Keşke İslâm dünyasının rol-model âlimi, aynı zamanda bir Hakk-Muhammed-Ali aşığı ve ârifi de olan Fuzûlî olsaydı. O bir taraftan “su” gibi azîz ve hayat kaynağı olarak gördüğü Hz. Muhammed (Allah O’na ve O’nun tertemiz Ehl-i Beyt’ine salât ve selâm etsin) için Su Kasîdesi‘ni yazarken, diğer taraftan da Kerbelâ Şehitleri için Hadîkatü’s-Süedâ (Saâdete Ermişlerin Bahçesi)’yı kaleme almıştı.
Keşke, keşke…
İlgili